Nasıl Bir Laiklik?

Dillere pelesenk olmasına rağmen bazı çevrelerin şu veya bu sebeple ısrarla anlayamadığı veya bilinçli olarak anlamak istemediği bir durum var. Tekrarlayalım: Devletler değil, -eğer tercih ediyorlarsa- insanlar dindar olur. Burada kilit nokta “tercih”tir, yani inancın insan iradesiyle olan doğrudan bağıdır. Evet, inanç bir irade alanıdır; devletin -insan hakları ihlali gibi elzem bir durum söz konusu olmadığı takdirde- müdahale edemeyeceği bir kişisel irade alanı, bir vicdan durumudur. Bu sebeple demokratik devletin görevi, devlet mekanizmasını kuran ve işletilmesi için bir takım kurum ve kişilere oylarıyla yetki, vergileriyle imkân veren vatandaşlarına “eşit” muamele etmektir[1].

Devletin vatandaşına eşit muamelesi ne demektir? Aynı vergiyi veren bir vatandaşını ötekinden ayırmaması, kayırmaması demektir. Yani vatandaşı olan başörtülü Ayşe’ye, Sünni olmasına rağmen kendi tercihiyle namaz kılmayan Ahmet’e, oğlunun okulda zorunlu din dersi almasını tercih etmeyen Alevi Hüseyin’e, çocukluğundan beri diplomat olmayı hayal etmiş Hristiyan Sarkis’e, Hristo’ya, Musevi Dina’ya, hiçbir dine inanmamayı tercih eden Burcu’ya ve daha nice kimliklerden birçoklarına -vatandaşı olduğu için- eşit muamele etmek zorundadır devlet. Ya da ben diyeyim “devlet” siz anlayın meclis, hükümet, bakanlar kurulu, yargı organları, okul, kaymakamlık, belediye, hastane, güvenlik güçleri…

Tüm bunların tarihsel olarak demokratik devlet yapısında tek bir garantörü vardır: Sekülerizm -ya da Türkiye’de bilinen adıyla laiklik[2]. Türkiye’de laiklikle ilgili bir değişiklik yapılacaksa eğer bu, devletin tüm dinlere eşit yaklaşımını sağlayacak bir laikliğe dümen kırmak olmalıdır -tabii amaç çoğunluğun tiranlığını pekiştirip ülkeye demokratikleşme yolunda onlarca yıl kaybettirmek değilse. Ülke, sıklıkla insanın havsalasının almayacağı tartışmalara boğulduğundan, karışmış zihinlere hatırlatmakta fayda var: Anayasa metninde yapılmış bir laiklik tanımı sadece devletin ve onun temsil edildiği kurumların vatandaşlarına olan muamelesinin eşitlikçi olacağını taahhüt eder. Başka bir deyişle anayasada devletin “laik” olarak tanımlanması hiç kimseyi daha az dindar yapmaz. Çünkü, inanç kişisel bir tercihtir, kamusal bir karar değil. Dini inancın kişisel bir tercih olmasının yanı sıra dinlerin bireylerin hayatlarındaki tezahürleri de farklıdır. Yani demokratik ve laik devletlerde insanlar inandıkları dini, tercih ettikleri oranda ve şekilde uygulamakta serbesttirler. Buna ne devletin kurumları, ne de diğer vatandaşların müdahale etme yetkisi yoktur. İnançlara, bireysel tercih perspektifinden yaklaştığımızda vardığımız nokta, yaşayan insan sayısı kadar farklı dini kimliğin, dinsel tercihin, inanç yorumunun ve yaşam şeklinin olduğudur. Din ve vicdan özgürlüğü ile eşitlik çerçevesinde toplumun barındırdığı dini çeşitliliği korumak demokratik devletin vatandaşlarına olan mecburi görevidir. Laiklik ise, bu farklı kimliklerin birbiri üzerine tahakküm kurmamasının ve herkesin kendi inancını istediği şekilde yaşamasının anahtarıdır.

 

Türkiye’deki Durum

Türkiye’de laiklik söz konusu olduğu zaman aklımıza ilk etapta bu saydığım gibi dini-çoğulcu hoşgörü odaklı pek çok cümle gelse bile uygulamalar sıklıkla toplumun inanç mozaiğini homojenleştirmeye yönelik olmuştur. Diyanet’in su götürmez Sünni-İslam yapısı, zorunlu din derslerinin Sünnilik odaklı içeriği, taleplere rağmen Aleviliğin resmi otoritelerce bir türlü dini inanç olarak kabul edilmemesi, cemevlerinin statü sorunu, resmi azınlık statüsü olan Ermenilere, Rumlara ve Musevilere karşı bazen devlet otoritelerinden bile yöneltilen nefret söylemi, azınlık statüsü olmayan diğer gayrimüslim grupların yaşadığı inanç, ibadethane, eğitim, güvenlik odaklı zorluklar, ateistlerin toplumda yaşadığı baskılar ve daha niceleri… İnsanın inanası gelmiyor ama “Kahrolsun Laiklik!” diyen güruhların insanları yakarak katletmesi, kafasını kesmesi gibi olaylar 21. yüzyılda “laik” olarak kendini tanımlayan bir devlet yönetiminde karşılaştığımız “sıradan” vak’alar. Sünni-Müslüman kimliğin, diğer dini kimlikler üzerinde tahakküm kurmasından ortaya çıkan tüm bu insan hakları ihlallerinin ve ayrımcılıkların, laiklik vurgusu yapan bir anayasaya sahip bir Türkiye’de kronikleşmiş olabilmesi, laikliği silip alenen Müslüman kimliğe bürünecek bir devletin yöneteceği Türkiye’de meydana gelebileceklerin ancak ayak sesleri olabilir…

Tam da bu sebepten ötürü isabetli olan laikliği kenara atmak gibi bir basiretsizliğe kapılmak değil, aksine laikliğe daha da sıkı sarılmak. Ama laikliğe sarılmak demek, yukarıda değindiğim gibi Sünni-İslami kimliğin üstünlüğüne dayalı mevcut eşitsiz yapıyı sürdürmek anlamına gelmemeli. Demokratikleşme yolunda kararlı adımlar atan bir Türkiye arzuluyorsak eğer, asıl tartışmamız gereken mevcut laiklik modelini nasıl farklılıkları kapsayıcı bir laikliğe evirebileceğimiz olmalı. Bu öyle bir laiklik olmalı ki, Anadolu’nun kadim halklarının farklı dini inançlarını da, inançsızlığı da, çoğunluğu Suriyeli olan mültecilerle ülkemize gelen dini çeşitliliği de kucaklayabilmeli. Aslında Türkiye’deki modelden farklı olarak her inanca eşit mesafede yaklaşan laiklik modellerinin uygulandığı pek çok ülke var. Laiklik söz konusu olduğunda aklımıza daha çok ABD veya Batı Avrupa ülkeleri gelse bile aslında başımızı biraz Doğu’ya kaydırmak ufuk açıcı olabilir. Bu bakımdan demokratikleşme açısından da oldukça yol katetmekte olan Endonezya, Senegal ve Hindistan’daki yerleşik din-devlet-toplum ilişkilerine bakmak, Türkiye’deki laikliği yeniden kurgulamak açısından ilham verici olabilir.

 

Başka bir Laiklik: Senegal, Hindistan ve Endonezya’dan Örnekler

Bu üç ülkeyi Türkiye’ye yakınlaştıran en önemli unsur barındırdığı Müslüman nüfus. Endonezya ve Senegal’de toplumun büyük çoğunluğunu Müslümanlar oluştururken, Hindistan dünyanın en büyük üçüncü Müslüman nüfusuna sahip. Ayrıca bu ülkeler dinsel çeşitlilik anlamında oldukça zengin. Peki bu devletler nasıl bir laiklik modeli uygulayarak toplumsal barışı sağlamaya çalışıyorlar? Üç ülkede de laiklik anlayışının temeli, Türkiye’deki gibi din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması yerine, devletin tüm dini inanç gruplarına eşit mesafede durması prensibine dayanıyor. Bu sistemde her inanç grubu kendi içinde organize olarak belirli noktaya kadar özerkliğe sahip olabiliyor. Devlet tarafından resmen tanınan bu gruplar devletten maddi ve bürokratik destek alabiliyor. Burada en mühim nokta hiçbir gruba hak geçilmemesi. Örneğin azınlıklara eğitim kurumu açma hakkı tanıyan Hindistan anayasası, devletin bu kurumlara yapacağı finansal destek konusunda ayrımcı olamayacağını vatandaşlarına taahhüt eder (Madde 30). Bunların karşılığında, cemaatler de uluslararası hukuka ve iç hukuka karşı sorumludur. Yani kendi içlerinde aldıkları kararlar, yaptıkları uygulamalar ve hatta ibadetler bile insan hakları ihlali gibi durumlarda devlet müdahalesiyle karşılaşabilir. Mesela Hindistan anayasası Hinduizm’e göre parya (dokunulmazlar) kastından kişilerin Hindu tapınaklarına girmesini yasaklayan Hindu prensibini -insan haklarına ve eşitliğe aykırı olduğu gerekçesiyle- yasaklar. Dolayısıyla bahsettiğim, toplumsal bütünleşmenin önüne set çekebilecek basit bir cemaatleşme[3] değil. Aksine iç ve dış hukuk tarafından denetlenen, toplumsal bütünleşmeyi ve dayanışmayı güçlendirecek, çoğulcu ve eşitlikçi bir demokrasi kurmak için üzerinde düşünebileceğimiz bir laiklik yapısı.

Devletin din konusunda toplumla olan ilişkisini eşitlik temelinde nasıl düzenleyebileceği önemli bir soru. Bunu örneklerle somutlaştırmak faydalı olacaktır: Örneğin, devlet bir inanç grubuna bir konuda maddi destek sağlıyorsa, benzer bir ihtiyaç halinde diğer inanç gruplarına da maddi destek sunuyor. Mesela Senegal’de devlet her yıl farklı inanç grupları içinden belirli sayıda kişiye, kendi inançlarına göre kutsal kabul edilen mekânlara hac ziyareti yapabilmeleri için maddi destek sağlıyor. Bu bağlamda devlet, hem çeşitli Sufi tarikatlara bağlı Müslümanlara, hem de ülkedeki Katolik azınlığa kutsal ziyaretler için fon sağlıyor. Yani bu tip laiklik modelinde devlet, ne dini alana tamamen uzak, ne de bu alanı kendine göre şekillendirmenin peşinde. Onun yerine, belirli inanca sahip olduğunu bildiren vatandaşlarına ayrımsız eşit hizmet sağlıyor. Böylece, uygulanan laiklik modeliyle devletin, farklı inançlara mensup vatandaşlarına eşit davranmak gayretinde olduğu vatandaşlara hissettiriliyor. Bu şekilde hem vatandaşların devletle kurduğu ilişki sağlamlaşıyor, hem de farklı kimliklerden insanların birbirlerini -eşit vatandaşlar- olarak benimsemelerinin yolu açılarak toplumsal barış destekleniyor. Bunun bir benzerini Türkiye’ye uyarlayacak olursak camilerin, kiliselerin, cemevlerinin ve sinagogların elektrik, su gibi zaruri harcamalarının -inanç ayrımı gözetmeksizin- devlet tarafından ödendiği bir senaryoyu düşünebiliriz. Ya da Ramazan ve Kurban Bayramları’nda çalışanların ücretli izinli sayıldığı gibi Hristiyanların, Musevilerin, Alevilerin ve diğer inançların mensuplarının da kendi kutsal günlerinde ücretli izinli sayılmasını örnek verebiliriz.

Bu laiklik modelinde, devletin vatandaşlarıyla ve dini cemaatlerle olan ilişkisi -karşılıklı saygı- temeli üzerine oturtulur. Bu sistemde saygı ve hoşgörü göstermek sadece devletin vatandaşlarına karşı görevi değildir. Bireylerin de farklı inançlara mensup diğer kişilere saygı göstermek gibi bir yükümlülüğü vardır. Tabii burada bahsettiğimiz lafta kalan bir saygı değil. Aksine, toplumun farklı katmanlarını birbiriyle ve devletin bu katmanlarla olan ilişkisinde temel beklenti, saygının davranışa dönüşerek günlük hayatın bir parçası olması. Nasıl mı?: Dayanışmayla ve birlikte var olarak… Buna bir örnek Senegal’in Fadiouth bölgesinden gelebilir. 2001 yılında bölgede çıkan bir kasırgada yıkılan Katolik Kilisesi, Müslümanların maddi desteği ve bizzat inşaatta çalışmalarıyla yeniden inşa edildi. Popenguine bölgesiyse Sufi Müslümanlar ve Katolik Hristiyanların birlikte camii ve kilise inşa etmelerine sahne oldu (Stepan 2012). Bu gibi günlük hayattaki sıradan karşılaşmalarda yapılan karşılıklı dayanışma jestleri farklı grupların birbirleriyle yakınlaşmasına ve aralarında sağlam bağlar kurmasına imkân sağlayarak toplumsal barış ve birlikte yaşama arzusunu besleyebiliyor. Anadolu’nun dayanışma ve paylaşım kültürü nispeten az bozulmuş bölgelerinde benzer örneklere hala rastlanır. Ancak bu kültürün, kutuplaştırıcı siyaset dilinin etkisiyle ve bireyselciliğin artmasıyla ciddi yara aldığı da bir gerçek. Bu bozulmayı, yukarıda bahsettiğim üç ülkenin laiklik modelinden de ilham alarak yorumlayacağımız çoğulcu-kapsayıcı bir laiklikle geriye döndürmek imkânsız değil.

 

Peki Nasıl? Birkaç Öneri…

  • Türkiye’de Sünni-Müslüman kimliğin tahakkümü altına girmiş laiklik modelini eşitlikçi ve çoğulcu demokratik bir modele çevirmek için atılacak temel adım anayasa, yasalar, yönetmelikler dahil iç hukukun tüm yazılı metinlerinden devletin ve milletin herhangi bir dini inanca yakın olduğuna dair en ufak ima bile çıkartılmalıdır. Ayrıca Türkiye’nin farklı kimliklerden vatandaşların hepsinin yurdu olduğu ve bu farklılıkların değeri iç hukuk metinlerinde vurgulanmalıdır.
  • Başbakanlık’a bağlı olarak işleyen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın aleni Sünni kimliğiyle ilgili bir düzenleme MUTLAKA yapılmalıdır. Kurum ya her inancın temsil edildiği bir “İnançlar Merkezi”ne dönüştürülmeli ya da toplumsal hassasiyetler gözetilerek aşamalı olarak zaman içinde kaldırılmalı.
  • Tüm milli eğitim müfredatı ve hazırlanan ders kitaplarının tamamı İnsan Hakları konusunda uzman hukukçulardan oluşan bağımsız bir komisyon tarafından değerlendirilmeli.
  • Sünni-İslam odaklı zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin müfredatı ya “Dinler Tarihi” gibi her dine eşit mesafede duracak bir hale getirilmeli ya da seçmeli olmalı.
  • 4+4+4 sistemiyle açılan seçmeli derslere getirilen kota uygulaması düzenlenmeli, tercih etmeyen öğrenciler, içeriği Sünni-İslam odaklı seçmeli üç dersi (Hz. Muhammed’in Hayatı, Kur’an-ı Kerim, Temel Dini Bilgiler) almak zorunda bırakılmamalı.
  • Bunlardan başka, inanç temsilcilerinin kendi inançlarıyla ilgili ders açmasına ve bu derslerde kullanılacak ders kitaplarını hazırlamasına izin verilebilir. Bu derslerin müfredatlarının ve kitaplarının iç ve dış hukuk ile insan haklarını ihlal etmeyen yapıda olduğu hukukçulardan oluşan bağımsız bir komisyon tarafından değerlendirilmeli.
  • Türkiye’de benzer türde bir laikliğe geçişin temel adımlarından bir diğeri de siyasetin dilini değiştirmek olmalı. Farklı gruplara hitaben devletin ileri gelenlerinin nefret söylemini bir kenara bırakıp, yerine farklılıklara değer verildiğini ve saygı duyulduğunu toplum hafızasında pekiştirecek siyasi doğrucu bir söylem edinmek başat koşul olmalı. Siyasetin dili gibi, ders kitaplarının içeriği, medyanın söylemi, güvenlik güçlerinin dili gibi toplum algısını derinden etkileyebilecek kanallarda da nefret söylemini terk edip, hoşgörü ve saygı temelli bir dil kullanmak elzem.
  • Bir inancın, başka inanç mensupları tarafından tanımlanmaması prensip edinilmeli, zira bu tutum, tanımlayan inancın tanımlanan inancı domine ettiğinin ve hatta şekillendirme çabasına girdiğinin göstergesi olabilir. Türkiye’de herhalde bu durumdan en çok çeken Alevilerdir, çünkü Alevilik kimliği Sünniliği alenen benimsemiş Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından sıklıkla tanımlanır. Aleviliği Alevilerin kendi içinde tanımlamasının yolu resmi olarak kapatılır. Bu da eşitsizliğin yeniden üretimine destek olur.
  • Vatandaşların inanmama hakkı sadece kanunen değil pratikte de sabit olmalı. Kendini inançsız, ateist, deist vs. olarak tanımlayanlar -tercih ederlerse- okullarda din dersi almak zorunda bırakılmamalı, hayatlarının hiçbir aşamasında devlet kurumları ve temsilcileri tarafından ayrımcılığa uğramamalı, bir inanca zorlanmamalıdır. İnanmama tercihlerinden dolayı toplumda herhangi bir ayrımcılığa, haksızlığa veya şiddete karşı devlet ve yargı organları tarafından hakları korumalıdır.

Bu modelde anlatılanlar veya yukarıda sıraladığım birkaç önerinin Türkiye’de gerçekleştiğini düşünmek bize biraz uzak ihtimal gelebilir. Ama bu modeli yerleştirmeyi başaran başka ülkeler varsa, bir benzerini Türkiye de oluşturabilir. Bunun için istekli ve güçlü toplumsal talepten başka neye ihtiyacımız olabilir ki? Burada asıl soru(n?) toplumun bu talebi ne kadar benimseyip, değişim için ne denli mücadele ettiğiyle alakalı.

 

Didem Seyis

didemseyis@ps-europe.org

 

[1] Bazı ülkelerde tarihsel olarak ayrımcılığa uğramış kimlik gruplarının mensuplarını diğer vatandaşlara eşit pozisyona getirmek için pozitif ayrımcılık uygulanır. Yani eşitlik, devletin vatandaşlarına eşitsiz/farklı muamelesi üzerinden üretilir. Türkiye’deyse henüz eşit muamele noktasına bile gelebilmiş durumda değiliz.

[2] Sosyal Bilimler daha çok Anglosakson bilim insanlarının egemenliğinde olduğu için sekülerizm/laiklik literatüründe çoğunlukla kullanılan terim “secularism”dir. Bu anlamda literatürdeki genel eğilim, Türkiye’deki “laiklik”i ve Fransa’daki “laïcité”yi sekülerizmin farklı modelleri olarak adlandırmaktır (Katznelson ve Jones 2010; Stepan 2011, 2012; Kuru 2007, 2009; Kuru ve Stepan 2012, Akan 2012 vd.). Bu metin boyunca “sekülerlik” sözcüğü yerine “laiklik” sözcüğü kullanmamın tek nedeni Türkiye’deki yaygın kullanımın bu şekilde olmasıdır.

[3] “Cemaat” sözcüğü Türkiye’deki mevcut siyasal tartışmalarda farklı anlamlarda kullanılsa bile TDK’ya göre sözcüğün anlamlarından biri “bir dinden veya soydan olanların topluluğu”. Sözcük metinde bu anlamda kullanılmıştır.

 

Kaynakça

Akan, Murat. “Twin Tolerations or Siamese Twins?: Kemalist Laicism and Political Islam in Turkey”, in D. Chalmers, and S. Mainwaring (eds.), Institutions and Democracy: Essays in Honor of Alfred Stepan. University of Notre Dame, 2012.

Barkey, Karen. Empire of Difference: The Ottomans in Comparative Perspective. Cambridge: Cambridge University Press, 2008.

Berkes, Niyazi. The Development of Secularism in Turkey. London: Hurst, 1998.

Bhargava, Rajeev. “Rehabilitating Secularism”, in Craig Calhoun, M. Juergensmeyer, and J. Vanantwerpen (eds.), Rethinking Secularism, Oxford University Press, 2011.

Dressler, Marcus. “Religio-Secular Metamorphoses: The Re-Making of Turkish Alevism.” Journal of the American Academy of Religion. no. 2 (2008): 280-311.

Kaplan, İsmail. Türkiye’de Milli Eğitim İdeolojisi. İstanbul: İletişim Yayınları, 1999.

Kaplan, Sam. The Pedagocical State: Education and the Politics of National Culture in Post-1980 Turkey. California: Standford University Press, 2006.

Katznelson, Ira, and Gareth Stedman Jones. Religion and the Political Imagination. Cambridge: Cambridge University Press, 2010.

Kuru, Ahmet T. Secularism and State Policies toward Religion: The United States, France, and Turkey. Cambridge: Cambridge University Press, 2009.

Kuru, Ahmet T., and Alfred Stepan. Democracy, Islam, and Secularism in Turkey. New York: Columbia University Press, 2012.

Mardin, Şerif. Türkiye’de Din ve Siyaset. İstanbul: İletişim Yayınları, 1995.

Mardin, Şerif. Türk Modernleşmesi. İstanbul: İletişim Yayınları, 1994.

Norris, Pippa, and Ronald Inglehart. Sacred and Secular: Religion and Politics Worldwide. Cambridge, UK: Cambridge University Press, 2004.

Stepan, Alfred. “The World Religious Systems of Democracy: Crafting the ‘Twin Tolerations’”, in Alfred Stepan (ed.) Arguing Comparative Politics. Oxford: Oxford University Press, 2001.

Stepan, Alfred. “The Multiple Secularisms of Modern Democratic and Non-Democratic Regimes”, in Craig Calhoun, M. Juergensmeyer, and J. Vanantwerpen (eds.), Rethinking Secularism, Oxford University Press, 2011.

Stepan, Alfred. “Rituals of Respect: Sufis and Secularists in Senegal in Comparative Perspective.” Comparative Politics, 2012, 379-401.

World Religious Systems of Democracy: Crafting the ‘Twin Tolerations’”, in Alfred Stepan (ed.) Arguing Comparative Politics. Oxford: Oxford University Press, 2001.

Üstel, Füsun. “Makbul Vatandaşın Peşinde: II. Meşrutiyet’ten Bugüne Vatandaşlık Eğitimi. İstanbul: İletişim Yayınları, 2011.

Taylor, Charles. A Secular Age. Cambridge, Mass.: Belknap Press of Harvard University Press, 2007.

x

Check Also

Ortadoğu'da Değişen Dinamikler

Ortadoğu’da Değişen Dinamikler: Rejim, Siyaset, Toplumsal Yapı

Avrupa Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (PS:EUROPE) ve Özyeğin Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü ortaklığıyla düzenlenen ...

Din-Toplum-Devlet İlişkileri: Laiklik ve Demokrasi

Din-Toplum-Devlet İlişkileri: Laiklik ve Demokrasi

Friedrich-Ebert-Stiftung Türkiye Temsilciliğinin ortaklığıyla düzenlediğimiz “Din-Toplum-Devlet İlişkileri: Laiklik ve Demokrasi” başlıklı seminer, çeşitli siyasal partiler ...

Akademik Yazım Atölyesi gerçekleştirdik!

PS:EUROPE 2017 bahar döneminin ilk sertifika programı olan Akademik Yazım Atölyesi’ni 11 Mart 2017 tarihinde ...

Akademik Yazım Atölyesi Başvuruları Başladı!

Avusturya merkezli, Avrupa Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (PS:EUROPE), 2017 bahar döneminin ilk sertifika programını ...

PS:EUROPE Tea Talks #1

PS:EUROPE Tea Talks serisinin ilki 23 Şubat 2017 tarihinde Türkiye’nin saygın akademisyenleri ve genç sosyal ...

“Bilgi Kirliliği” Gölgesinde Anayasa Referandumu: Yanlışlar ve Doğrular Neler?

Anayasacılık tarihimizde kara bir sayfayı işgal edecek önemli bir kırılma döneminden geçiyoruz. Anayasa değişikliği süreci ...

Brown Bag “Küreselleşme ve Liberalizmin Geleceğini Düşünmek” Raporu

PS:EUROPE olarak gerçekleştirdiğimiz 5. Brown Bag toplantımızda güncel koşulların küresel, bölgesel ve ulusal düzeylerdeki neden ...