“Korkma İçeride Naif ve Güzel İnsanlar Var”- Sibel Öz ile Söyleşi

“Korkma İçeride Naif ve Güzel İnsanlar Var”- Sibel Öz ile Söyleşi

Korkma Kimse Yok” kitabının önsözü “Bazen sadece bir kitap değildir elinizdeki…” diye açılıyor. Kitabı okuduktan sonra anlıyorsunuz ki, okuyucuyu içerideki yazılar konusunda tedbirli olmaya çağıran bu girizgâh da yardımcı olmuyor size. Kitabın editörlerinden ve Deli Dalgalar İnisiyatifi’nden Sibel Öz ile F tipi cezaevlerinde uygulanan tecrit politikaları, içerideki siyasi hükümlülerin mücadeleleri üzerine gerçekleştirdiğimiz röportajı okuyunca fark edeceğiniz gibi konuştuğumuz konuların ağırlığını çay, kahve, sigara molaları ve kahkahalarımızla kırdık. Evet röportaj boyunca biz en çok güldük. Cezaevini, tecridi, F tiplerini, yaşanan sıkıntıları konuşabilmenin başka yolu yoktu sanki.

Sibel Öz kimdir?

Çok zor bir soru. Geldiğim aile ve sosyal köken gereği aslında sola oldukça uzak bir kesimden geliyorum. Kastamonuluyum. Lise yıllarımda Türkiye’deki demokratik mücadele ortamına katıldım. Üniversitede de sürdü. Tabi 14 defa gözaltına alındım. Gözaltılar işkenceler sürdü. Sonra şunu düşündüm yanı başımızda bir mücadele var, aslında bir devrim başlamış. Hani Türkiye Solu olarak hep bir Latin Amerika’dan şuradan buradan bahsederiz hatta atlayıp gitmeye hevesli olanlarımız falan vardır. Yanı başımızdaki şeye niye ilgisiz kalıyoruz? Öğreneceksek oradan öğreneceğiz.

Yanı başımızdaki şey neydi?

Yanı başımızdaki şey aslında yeni yeni halklaşan 90’lardaki Kürt Ulusal Mücadelesi idi. Bir şeyler öğrenmenin de ötesinde en azından orada ölebileceğimizi düşündüm. 1994 yılında Kürt halk mücadelesiyle bir ilişkim oldu. Kısa süre sonra da zaten yakalandım. Adana Kürkçüler, Konya, Sakarya, Gebze cezaevlerinde 10 yıl kaldım.  Bunların dışında ben hayatı yazarak anlamaya çalışan biriyim.

İKİ ÖYKÜ GÖNDERDİM TEKRAR KAFAMI KOĞUŞA GÖMDÜM”

Yazma serüveniniz nasıl başladı?

Yazma meselesi de şöyle başladı. Biz cezaevinde koğuş ortamında birbirimizi tanımak ve aslında birbirimizden çıkıp kendimizi anlamak için uzun sohbetler, tartışmalar yapardık günler ve geceler boyu. Üç dört gün sürerdi platformlar. Çocukluklarımıza kadar inerdik. Herkes çocukluğunu anlatırdı. Bir yazıda söylemiştim, çocukluğumuzun kuyularına ipler sarkıtırdık. Bir kısmımız çıkamazdı oralardan. Çünkü 10-20 yıl önce derinlerde bırakmışsın, yüzleşmemişsin, kendinle bile konuşmamışsın, yüksek sesle hiç anlatmamışsın ve bir grup kadına anlatıyorsun koğuşta. Çoğumuz böyle başka birisi ve kendimiz olabildik. Orada çocukluklarımızı anlatırken bir ara yazalım dedik. Yazmaya başladık kendi özyaşam öykülerimizi. Ben yazarken kendime şöyle dedim -nasıl diyelim muhafazakar bir kesimden de geldiğim için- Sibel Allah’a yazıyor gibi yaz. Hani insan Allah’tan bir şey saklayamaz çünkü Allah her şeyi biliyordur mecazen düşündüğümüzde. O zaman mümkün mertebe saklamadan -kimse oto sansürsüz yazamaz da-  yaz ve yırt at bunları. Tabi ki yırtıp atmadım bu işler hep böyledir. Yazınca şunu anladım: İnsan bir kere kendi hayatını yazınca başkalarının hayatının da farklı olabileceğini, aslında herkesin bir hikayesi olduğunu öğreniyor.

Ve bu hikayelerin de aslında her birimizin parmak izlerinin farklı olması gibi birbirinden mutlaka farklı olduğunu anlıyorsun. Aslında bu bildiğimizi zannettiğimiz teorik bir doğru ama hiçbirimiz gerçek anlamda bilmiyoruz. Normalde eşitleyici genelleyici bir yaklaşımımız var, özellikle bizim sol ortamlarımızda bu böyle. Hepimiz aynıyız, hepimiz eşitiz. Kesinlikle aynı değiliz. Biz aslında sosyalizm adına birbirimizi eşitledik. Halbuki öyle değil.

Yazdıktan sonra başkalarının hikayeleri üzerine yoğunlaştım. Ve iki hikaye yazdım. Tam da bu ölüm oruçları sürecinde 2000 yılında toplu eğitime ara vermiştik nöbetçi arkadaş geldi. Milliyet gazetesinde haber çıkmış. Haldun Taner ödülünü almışım. Orda bir şey oldu yani sanki bir el bana dokundu: yapabilirsin diye. Kimsenin bizi bilmediği, kimsenin sesimizi duymadığını zannettiğimiz, dışarıya karşı da öfkeli olduğumuz bir zamandı. Hem çaresiz hem öfkeliyiz. Kötü bir dönemdi ve ben şok oldum. O zaman röportaj yapmak isteyenler olmuştu. O kadar korkmuştuk ki medyadan ve o kadar kötü bir süreçti ki hiçbirisiyle görüşmedim. Adeta saklandım. Kafamı çıkardım iki öykü gönderdim sonra tekrar kafamı gömdüm koğuşa. Bu kadar görünür olmak korkuttu.

SENİ HER GÜN YENİDEN ELE GEÇİRİP, YENİDEN CEZALANDIRIYOR”

İçeride olmak kapatılmak başlı başına bir “ceza”  bir de bunun dışında sağlıklı bir insanın aklıyla ve vicdanıyla kabul edemeyeceği bazı yasaklar konuluyor. Gerçekten bir çiçeğin yetiştirilmesi, kardan insan yapılması, renkli kalemler, buharlı cama yazı yazmak neden yasaklanır sizce?

Modern burjuva hukukunda kapatılmak temel bir cezalandırma biçimidir. Bunun dışında kişi her gün, her an ve defalarca cezalandırılmaz. Ama bizimki gibi ceberut devletlerde devlet intikamcıdır. Adeta ergen çocuğu isyan etmiş bir baba gibi. Sürekli senle uğraşmaya devam ediyor. Senin kişi olmanı da kabul etmiyor. Devletimiz Osmanlı’dan bu yana bireyi de yurttaşı da kabul etmiyor, tebaa kabul ediyor ve tebaada” isyan” en ağır cezalandırılması gereken eylemlerden birisi. Türk hukukunda cezaevlerinin temel sorunu şu: seni cezaevine kapatmakla yetinmiyor; seni her gün yeniden ele geçiriyor. Her arama bir yeniden ele geçirme, yeniden cezalandırma operasyonu.  Örneğin; mektubunda bir şeyi beğenmedi sana iletişim cezası veriyor. Mesela 6 ay hiç mektup almamayı ve yazamamayı düşünebiliyor musun? Görüş yasağı veriliyor. Mesela havalandırma da türkü söylemek de suç, slogan atmak da. Süngerli oda cezası var. O, cezaların en korkuncu. Hücreden yanına hiçbir şey almadan olduğun halde daracık, etrafı kahverengi süngerle çevrili, bir kenarında iki taş bir delik tuvaleti olan hücreye kapatılıyorsun. Güya süngerli oluşunun hukuki gerekçesi tutuklunun kafasını duvarlara vura vura öldürmesin diye. Ama ses yalıtık, ışık yok.

Kitap yok, mektup yok, pencere yok, ışık yok, havalandırma yok, volta yok. Ne yapabilirsin karanlıkta? Çıldırabilirsin. Velhasıl devlet bir kez ele geçirip cezalandırmakla yetinmiyor. Diz çöküp, teslim alıp, pişman olana kadar her gün sürekli cezalandırmaya ve ele geçirmeye devam ediyor. Sen sürekli ele geçirilmesi gereken bir nesnesin. Tam olarak istediği aslında -Diyarbakır Cezaevi gerçeğinden gördüğümüz gibi- sadece inançlarından değil, insanlığından soyundurmak. Mesele seni düşman ilan edip, yok etmeye çalışmak.

DIŞARIDAKİLER İÇİN BÜYÜK UTANÇ”

Kitapta yazarların değindiği bir şey de idam anlık bir ölüm, ama tecrit de zamana yayılmış ölüm. Bunu  “canlı tabuta konulmak” diye tanımlıyorlar. Devlet idam cezasını kaldırarak hukuki olarak öldürmekten, katil olmaktan kaçınmış oluyor; ama F tiplerinde tecrit uygulamalarıyla aslında ölümleri uzun sürece yayarak gözümüzden kaçırmış oluyor. Bu insanların öldüklerini görmüyor, seslerini duymuyor, ölümlerine karşı duyarsızlaşıyoruz. Tecrit burada toplumu, bizi tepkisizleştirmenin de bir yöntemi haline gelmiyor mu?

Tabiî ki güzel değindin yani hem tutukluya kanıksatıyor bu zamana yayılmış ölümü, hem de onun ailesine, topluma kanıksatıyor. İnsanlar en azından yaşıyor diye şükretmeye başlıyor. Annem de ilk görüşe geldiğinde öyle demişti. Bir ülke düşün 15 günde 4 insan ölmüş. Bu büyük bir rakam. Bir anda 4 kişinin idamı infiale yol açar ama 15 günde 4 kişinin ölümü toplumda infiale yol açmıyor. Niye? Çünkü toplumsal dilde söylersek, eceli olarak görülüyor.

Doğal bir süreçmiş gibi görülüyor…

Evet doğal bir süreç gibi görülüyor ve neredeyse kaderci bir yaklaşımla karşılanıyor. Halbuki bu insanların hastalıkları belli. Burada sorumlu olan kurumlar var. Birincisi, Adli Tıp. Adli Tıp da Hipokrat yemini etmiş doktorlardan oluşan bir kurum. Son vakalarda Adli Tıp’ın cezaevinde kalabilir dediği bir arkadaş -ki akciğer kanseriydi- birkaç gün sonra vefat etti. İşin tuhaf tarafı Adli Tıp üzerinde baskı yapacak, “Cezaevinde kalabilir raporunu nasıl verdin?” diye soracak bir üst kurum yok. Hasta tutsaklar meselesi adli tıpta düğümleniyor. Adli Tıp’ın yanlı ideolojik tavrı değişmeden mahkemelerden de sonuç çıkması zor. Arkadaşlar kalp krizi geçiriyor, üç gün sonra bulunuyor, otopsi raporunda üç gün aç kaldığı yazıyor. Neden aç kaldı? Bunun cevabını hiç kimse veremez artık. Cezalandırıldı karavana mı verilmedi, o açlık grevinde miydi? Yani onun kalp krizi geçirirken son kez bakacağı, ah diyeceği, bir bardak su ver diyeceği hiç kimsenin olmaması korkunç bir şeydir. Buna daha fazla katlanamayız artık. Her şeyin de bir yeteri vardır. Ve yirmi küsur yıldır içeride yatan arkadaşın için bu işin yeteri tamamlanmıştır. Dışarıdakiler için de büyük bir utanç. Yani tanıştıklarında “Hapisten çıkmış arkadaş 30 yıl yatmış.” dediklerinde kendimizi, biz de mücadele ettik dışarıda başka alanlarda, diye rahatlatabilecek miyiz?

YAZMAK SAĞALTIYOR, İYİLEŞTİRİYOR”

İçeride yazmanın zorlukları nelerdir?

Yazmak aslında tutuklunun önünde hemen bir seçenek olarak beliriyor. Çünkü mektup yazmak zorunluluğu var. Başka hiçbir iletişim aracı yok. Yazmak başta ihtiyaçtan çıkıyor. Daha sonra da yazmanın sağalttığını, iyileştirdiğini fark ediyorsun. Yazmak konuşmaktan daha mahrem. Çoğu arkadaş günlük tutardı mesela. Yazmak bu kitaptaki yazılarda olduğu gibi hem dışarıya sesini ulaştırmanın bir yolu ben buradayım ölmedim direniyorum demenin bir aracı hem de bir sığınak. Orada oluşturulan kurulu düzenin dışına çıkmanın tek yolu yazmak.

KADINLIĞIN İŞKENCE ARACINA DÖNÜŞÜYOR”

Koğuş sisteminde ya da F tiplerinde tecrit altındayken kadın ve erkek mahkumlar benzer zamansal-mekansal ortamlarda, benzer uygulamalara maruz kalıyorlar. Peki, bununla baş edebilme yöntemleri de benzer mi? Bununla bağlantılı olarak cezaevinde uygulanan politikalar cinsiyetsiz midir? Kadına da erkeğe de aynı derecede aynı yöntemlerle muamele edildiğini söyleyebilir misiniz? Yoksa farklılıklar var mıdır?

Bu çok önemli bir konu. Cezaevindeki politikaların genel olan yanları da var ama özel uygulamaları da var. Zaten bunu cezaevinden değil sorgudan almak lazım. Sorguya, emniyete düştüğün zaman, kadınlığın senin için özel bir işkence aracına dönüşüyor. Yapmasalar bile her arkadaş tecavüzle tehdit edilmiştir. Ve aklının köşesinden geçmiştir acaba yaparlar mı, yaparlarsa ne yaparım, kime ne anlatabilirim diye. Erkek arkadaşların da cinsel organına elektrik vermişlerdir. Ama bir kadının göğüslerini sıkmaları ve o anda ettikleri küfürler başka. Orada zaten kadınlık başlı başına bir tehdit ve işkence aracı. Bir arkadaşımız vardı. İki yaşında bir bebekle geldi cezaevine. Çocuğun kollarında sigara yanıkları vardı. Ve o yanıklarla büyüdü. Azad Tokmak adı. Yani annesini konuşturmak için 2 yaşındaki Azad’ın sırtında sigara söndürmüşler. Burada analık da bir işkence aracı. Orada mesela annenin canından can gitmiş midir, delirmesi muhtemel midir… Erkekler ele geçirildiği zaman onları cinsel ve ahlaki olarak suçlamıyorlar. Kadın siyasi tutuklu solcuysa, komünistse, yurtseverse zaten “orospu” olarak görülüyor. Kadın kimliğine ahlaki saldırı yapılıyor ve kirletiliyor. Ve o kadar çok meşrulaştırıyorlar ki bunu. Aramalarda çıplaklığını sana karşı kullanıyor. Ama baş edebilme yolları tabiî ki benzer: okuyarak, yazarak, direnerek, birbirlerini tanıyarak, yoldaşlık ilişkilerini güçlendirerek.

NEREDE AĞLAR ERKEK ARKADAŞLAR?”

İçeride kadın olmak?

İlk başta şunu düşünüyorsun: ben bir grup kadınla 10 yıl nasıl bir arada kalacağım daracık yerde? Birçoğumuz kadın kimliğimize de yabancıydık. Kendi cinsinden kaçıyorsun, küçümsüyorsun, rakip görüyorsun, erkek gözüyle bakıyorsun. Sonra birbirini keşfediyorsun, birbirine ne kadar benzediğini görüyorsun. Yaralarını ancak birbirinden güç alarak iyileştirmek mümkün anlıyorsun. Kadın olmak güzel oluyor o saatten sonrası şenlik oluyor yani. Erkek koğuşlarına baktığımda muntazam, daha düz, renksiz. İlişkileri de düz, mesela kolay kolay birbirlerinin omzunda ağlayamazlar. Merak ediyorum nerede ağlar erkek arkadaşlar?  Serpil Yılmaz arkadaş çok güzel ağlardı. Ben o kadar güzel ağlayan bir insan hayatımda görmedim. Bir de kadın koğuşlarında her şey ayin gibi yapılıyor. Cezaevinde temizlik yapılırken ikinci katın merdivenlerinden köpükler foş foş foş akıtılır. O köpüklere bakarken herkes bir arınır. Gürültülü, şenlikli bir hayat girer temizlikle birlikte koğuşa.

Tam da burada bitmeli bu röportaj.  Herkes arınsın diye.

Teşekkürler  Sibel Öz.

 

Çiğdem Kapan

cigdemkapan@ps-europe.org

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

x

Check Also

Din-Toplum-Devlet İlişkileri: Laiklik ve Demokrasi

Din-Toplum-Devlet İlişkileri: Laiklik ve Demokrasi

Friedrich-Ebert-Stiftung Türkiye Temsilciliğinin ortaklığıyla düzenlediğimiz “Din-Toplum-Devlet İlişkileri: Laiklik ve Demokrasi” başlıklı seminer, çeşitli siyasal partiler ...

Akademik Yazım Atölyesi gerçekleştirdik!

PS:EUROPE 2017 bahar döneminin ilk sertifika programı olan Akademik Yazım Atölyesi’ni 11 Mart 2017 tarihinde ...

Akademik Yazım Atölyesi Başvuruları Başladı!

Avusturya merkezli, Avrupa Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (PS:EUROPE), 2017 bahar döneminin ilk sertifika programını ...

PS:EUROPE Tea Talks #1

PS:EUROPE Tea Talks serisinin ilki 23 Şubat 2017 tarihinde Türkiye’nin saygın akademisyenleri ve genç sosyal ...

“Bilgi Kirliliği” Gölgesinde Anayasa Referandumu: Yanlışlar ve Doğrular Neler?

Anayasacılık tarihimizde kara bir sayfayı işgal edecek önemli bir kırılma döneminden geçiyoruz. Anayasa değişikliği süreci ...

Brown Bag “Küreselleşme ve Liberalizmin Geleceğini Düşünmek” Raporu

PS:EUROPE olarak gerçekleştirdiğimiz 5. Brown Bag toplantımızda güncel koşulların küresel, bölgesel ve ulusal düzeylerdeki neden ...

PS:EUROPE Brown Bag Semineri

Brown Bag Semineri #5 – Küreselleşmenin ve Liberalizmin Geleceğini Düşünmek

PS:EUROPE Brown Bag Seminerlerinin beşincisi 15 Ocak 2017 tarihinde “”Küreselleşmenin ve Liberalizmin Geleceğini Düşünmek” başlığında ...