Fransa, Medeniyetler Çatışması ve Laiklik

Fransa, Medeniyetler Çatışması ve Laiklik

Charlie Hebdo (CH) saldırısı, olduğu günden (7 Ocak 2015) itibaren üç hafta boyunca dünyanın birçok ülkesinde gündemin en üst basamaklarındaki yerini korudu. Yapılan birçok analizde, bu saldırının ‘Fransa’nın 11 Eylül’ü’ olduğu fikrinin ağır bastığını gördüm. Fakat bence asıl önemli olan bu saldırının, sonuçları itibariyle de 11 Eylül’e benzeyip benzemeyeceği. 11 Eylül’ün ardından tüm dünya, hakim Bush doktriniyle birlikte, 21. Yüzyıl’ın en provokatif tezi ‘medeniyetler çatışması’nın ilk büyük dalgasına tanıklık etmişti. Henüz bunun etkileri tam anlamıyla etkisini yitirmemişken, maalesef ikinci bir dalganın ortaya çıkması kaçınılmaz gibi görünüyor.

Charlie Hebdo’nun saldırı sonrasındaki ilk sayısı tam 16 dilde üç milyon adet basıldı. Derginin yeni genel yayın yönetmeni Gérard Biard, bu kanlı vahşet sonrasında yazdığı ilk başyazıda, gayet soğukkanlı bir biçimde ‘medeniyetler çatışması’na meydan okuyordu. Fransa’daki Müslüman nüfusun maruz kaldığı, adil olmayan koşullara dikkat çeken Biard, şöyle devam ediyordu: ‘’Bu vahim sorunları çözmeye çalışmak için neyse ki çok sayıda araç var ancak bu araçların hiçbirisi, en önemli araç olan laiklik olmaz ise çalışmıyor.’’ Biard’ın bu cümlesi, sadece Fransa ve Türkiye gibi laikliğin dışlayıcı yönlerinin geçmişte ağır bastığı ülkelerin değil, aynı zamanda siyasi düşünce literatürünün de uzun zamandır unuttuğu bir şeyi hatırlatıyordu: Laiklik veya sekülerizm (bu ikisi arasındaki ilişki, farklar ve benzerlikler bu yazının konusu değil) ile temel halk ve özgürlükler arasındaki ayrılmaz bağ!

Peki gerçekten de Biard’ın dikkat çektiği gibi temel hak ve özgürlüklerle laiklik arasında ayrılmaz bir bağ varsa, o halde Türkiye’yi yıllar boyu esir aldığı söylenen ‘laik(çi)lik’ veya Fransa örneğiyle literatüre giren ‘dışlayıcı laiklik’ neyin nesi? Dışlayıcılık, vesayet gibi kavramlar laiklik veya sekülerizme içkin mi? Yoksa, laiklik veya sekülerizm onlara atfedilen bu negatif özün dışında tanımlanabilir ve farklı kültürlerin çatışmadan beraberce yaşayabilmesinin anahtarı olabilir mi? Bu soruyu hakkıyla cevaplamak sadece bu yazının kapsamıyla mümkün değil. Fakat elimdeki kısıtlı alanı da, kavramın bu kadar ‘dışlayıcı’ olmadığı bağlamlara kaçamak yaparak değil, Fransa’da kalarak kullanmayı daha faydalı buluyorum.

Yaygın inanışın aksine Fransa örneği, tarihsel gelişimi açısından laikliğin, din karşıtlığı olmadığının aslında başlı başına bir kanıtıdır. Nitekim, 1905 yılında yürürlüğe giren yasa ile laiklik, devrim sonrası patlak veren anti-klerikalizm veya din karşıtlığını devlet ideolojisi olmaktan çıkarıp, din ve vicdan özgürlüğünü esas alan bir yaklaşımı benimsemekteydi. Bu yasayla birlikte laiklik ilkesi, Katolik olmayı Fransız olmanın bir ‘ön şartı’ olmaktan çıkararak, herkesin din, dil, ırk, cinsiyet ayrımı gözetilmeksizin eşit yurttaşlık haklarından yararlanabilmesini öngörüyordu. Fakat teoride 1789’un evrensel değerleriyle ve Biard’ın tanımındaki sorun çözücü fonksiyonla oldukça uyumlu görünen laiklik, 21. Yüzyıl’a yaklaşırken değişen koşullarla birlikte uygulama ve yorumlamadaki temel hataların sonucunda dışlayıcı bir ideoloji gibi algılanmaya başladı. Örneğin, 1990’lardan itibaren toplumda artan bir biçimde ortaya çıkan ‘çeşitlilik bilinci’ne ve Müslüman nüfusun %10’a yaklaştığı gerçeğine rağmen, başörtüsü 2004 yılında kamuya ait eğitim kurumlarında laiklik ilkesi gerekçe gösterilerek yasaklandı. Komisyonda başörtüsü yasağının yasalaşmasına karşı çıkan tek üye olan sosyolog Jean Baubérot’ya göre bu yasak, hiçbir ayrım gözetilmeksizin tüm yurttaşların evrensel bir hak olarak yararlanabileceği eğitimin, toplumun bir kesimine yasaklanmasını öngördüğünden ötürü, 1905 Yasası’yla tanımlanan laikliğin ruhuna tamamen aykırıydı. Fransız toplumunda medeniyetler çatışması tohumunun atılmasına ön ayak olan bu gelişmeyle birlikte, Fransa’da Müslüman nüfusa giderek daha fazla bir azınlık cemaati olarak bakıldığını söyleyebiliriz. Nitekim, Sarkozy’nin içişleri bakanlığı döneminde kurulmasını sağladığı Fransız Müslümanlar Konseyi’yle (FMK), Fransa’daki Müslüman nüfusun tek çatı altında toplanması amaçlanmıştır. Temsil gücü hayli şüpheli olan bu kurumla birlikte devlet, Müslüman nüfusu bir ‘azınlık’ olarak görmüş, onu topluma entegre etmek yerine onla açıktan korporatist bir ilişki kurmayı tercih etmiştir.

1905 Yasası’nı amacı ve fonksiyonu itibariyle değerlendirirsek, laikliğin günümüzde farklılıkları bir olgu olarak kabul ederek onlara saygı duyması gerektiği ortaya çıkacaktır. Böyle bir ortamda toplumsal barış, devletin birer cemaat olarak gördüğü gruplar arasındaki güç dengesiyle ortaya çıkarttığı bir geçici barış, modus vivendi, ile değil, ancak herkesi temsil eden ve herkesin kabul edebileceği bir değerler bütününe dayanarak sağlanabilir. Bu açıdan, hem Türkiye hem Fransa’da laikliğin bağlamından çıkartıldığını, yanlış uygulamaların adı haline getirildiğini söylemek, sanırım yanlış olmayacaktır. Bundan ötürü, ne başörtüsü yasaklarıyla yapılan ayrımcılık ve dışlamalar, ne de FMK veya diyanet gibi devlet eliyle kurulmuş, temsil gücü olmayan dışlayıcı kurumlar laikliğin gerekliliklerini garanti altına alabilir. Din, mezhep ve etnik köken bazlı ayrımcılıkların çözümü, ancak farklılıkları gözeten ve modus vivendi ötesi bir eşit yurttaşlığın sağlanmasıyla mümkündür.

Yukarıda belirttiğim gibi ‘herkesi temsil eden ve herkesin kabul edebileceği’ değerlerin toplumun belli kesimlerinin ‘inşa’sı yerine tüm kesimlerin ‘keşfi’ ile geliştirilmesi elbette ki bugünden yarına olmayacaktır. Fakat Fransa bağlamında laikliğin, geçirdiği ‘yol kazaları’ içselleştirilmeden, hali hazırda mevcut olan 1905 Yasası ruhu ve aradan geçen bir asrı aşkın sürenin kazanımlarıyla yeniden düşünülmesi bu amaca katkı sağlayacaktır. Türkiye’ye gelince, yazıyı, bağlamından saptırmamak adına ilahiyatçı yazar Hidayet Tuksal’ın bir cümlesini alıntılayarak noktalamak istiyorum: ‘’(…) İlla ayrıştırılmasına gerek yok. Hem Müslüman olup, hem de ortak yaşam kodu olarak laikliği tercih eden insanlar var. (…) Bence de Türkiye için en uygun sistem, değerlere saygılı bir laiklik. Kimsenin bana kendi dini anlayışını “gerçek din” diye dayatma hakkının olmadığını düşünüyorum. Kimsenin böyle bir gücü olmamalı, laiklik bunun için gerekli.’’

 

Edgar Şar

edgarsar@ps-europe.org

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

x

Check Also

Ortadoğu'da Değişen Dinamikler

Ortadoğu’da Değişen Dinamikler: Rejim, Siyaset, Toplumsal Yapı

Avrupa Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (PS:EUROPE) ve Özyeğin Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü ortaklığıyla düzenlenen ...

Din-Toplum-Devlet İlişkileri: Laiklik ve Demokrasi

Din-Toplum-Devlet İlişkileri: Laiklik ve Demokrasi

Friedrich-Ebert-Stiftung Türkiye Temsilciliğinin ortaklığıyla düzenlediğimiz “Din-Toplum-Devlet İlişkileri: Laiklik ve Demokrasi” başlıklı seminer, çeşitli siyasal partiler ...

Akademik Yazım Atölyesi gerçekleştirdik!

PS:EUROPE 2017 bahar döneminin ilk sertifika programı olan Akademik Yazım Atölyesi’ni 11 Mart 2017 tarihinde ...

Akademik Yazım Atölyesi Başvuruları Başladı!

Avusturya merkezli, Avrupa Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (PS:EUROPE), 2017 bahar döneminin ilk sertifika programını ...

PS:EUROPE Tea Talks #1

PS:EUROPE Tea Talks serisinin ilki 23 Şubat 2017 tarihinde Türkiye’nin saygın akademisyenleri ve genç sosyal ...

“Bilgi Kirliliği” Gölgesinde Anayasa Referandumu: Yanlışlar ve Doğrular Neler?

Anayasacılık tarihimizde kara bir sayfayı işgal edecek önemli bir kırılma döneminden geçiyoruz. Anayasa değişikliği süreci ...

Brown Bag “Küreselleşme ve Liberalizmin Geleceğini Düşünmek” Raporu

PS:EUROPE olarak gerçekleştirdiğimiz 5. Brown Bag toplantımızda güncel koşulların küresel, bölgesel ve ulusal düzeylerdeki neden ...