Eşitsizlikler ve Türkiye’de Eşitsizlik Alanları

Prof. Dr. Büşra Ersanlı ile eşitsizlikler ve Türkiye’de eşitsizliklerin alanı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Büşra Ersanlı, Türkiye siyasal kültürünün eşitlik anlayışından yoksun bireyler yarattığını ve bunun eğitim yoluyla sürekli kendini ürettiğini, eğitim sisteminin insanları mankurtlaştırdığını belirtiyor. Söyleşiye, eşitsizliğin tanımı ve kökeni ile ilgili Ersanlı’ya yönelttiğimiz sorularla başladık…

 

Eşitsizlik nedir? Eşitsizliği nasıl tanımlarsınız?

Eşitsizliği en iyi, antroposentrik bakış açısından kurtularak tanımlayabiliriz. Çünkü sadece insanların insanlar arası ilişkilerinde değil, doğa ile olan ilişkisi bağlamında da kurduğu hiyerarşik ilişkiler bütünü tüm evrene zarar verir. İnsan yaratıcılığının, insanın kendini gerçekleştirebilmesinin önündeki en büyük engeldir eşitsizlik.

 

Eşitsizliklerin bir ya da birden fazla kökeni veya sebebi var mıdır?

Birçok sebebi vardır. Tarihin değişik aşamalarında bütün toplumlarda değişik sorunların yarattığı çeşitli eşitsizliklerden bahsedebiliriz. Bunlar sadece etnik, dini, kültürel olarak ayırmak bile zordur. Eşitsizlik alanları bütün sosyal iletişimin ve insanların tabiatla olan ilişkisinin içindedir. Ama siyasi açıdan baktığımız zaman tabii ki insanların yönetimi ve örgütlenmesi çerçevesinde düşünüyoruz ve insanlar arasındaki belli başlı eşitsizliklere odaklanıyoruz. Daha geniş düşündüğümüzde, insanların tabiatla olan ilişkisini dengeleyemediği toplumlarda eşitsizliğin asgariye indirilmesi çok zordur.

 

Toplumda adalet ve hakkaniyet anlayışı eşitsizlikle bağdaştırılmalı mı? Eşitlik ile adalet birbirini tamamlar mı?

Eşitlik ve adalet kavramları arasında fark vardır. Adaletli olmak ahlaki bir durumdur. Çeşitli olaylar karşısında onları yorumlamak, cezai durumlar karşısında ekonomik alanda paylaştırma konusunda; adalet dengeyi çağrıştıran ahlaki bir kavramdır. Eşitlik ise insanlar arasında yaratılan ayrımcılığın, hiyerarşinin sivri noktalarına işaret etmek için talep edilen daha somut, ölçülebilir bir kavramın ismidir.

 

Eşitsizlikler bir bütün müdür? Yoksa ekonomik, siyasi veya sosyal eşitsizlikler arasında bir hiyerarşi güdülebilir mi?

İdeolojilere göre değişebilir. Bazıları ekonomik eşitsizlikleri önemser, bazıları etnik eşitsizlikleri ön plana alır. Bazıları da eşitsizliği kendi lehine yorumlar, hiyerarşi kurmak için. Ona isyan edenler de aleyhine olan durumu düzeltmek için yine eşitsizliklerle savaşmak için farklı eşitsizlikleri ön plana getirebilir. Fakat biz tabii ki yalnızca bir alandaki eşitsizliklere odaklanamayız.

Ekonomik, kültürel ve sosyal eşitsizliklerin hepsini bir arada ele almamız lazım. Mesela siyasal olanı diğerlerinden ayırmak, siyasal olanın ne olduğunu anlamamak demektir. Siyasal olan şey, bütün bunların dengesini düzenleyen faaliyet alanıdır. Siyasalı ayırırsan bunlardan, halkı şu bakımdan acze düşürüyorsun: Ekonomik eşitliğimiz sağlandı ama siyasal eşitliğimiz yok. Siyasal eşitliğimiz sağlandı ama güvenlik açısından eşitliğimiz yok.

 

Bugün Türkiye’de olduğu gibi sorunları çözme konusunda problemler çıkar. Dolayısıyla bunları dengeleyecek yasaların da siyasi aktörler tarafından yapıldığını düşündüğümüz zaman halkla siyasiler arasındaki diyalogun çok kuvvetli olması lazım. Yönetim alanı programlarını ekonomik, sosyal ve kültürel eşitsizlikler şeklinde yapsalar dahi nihai olarak bunların hepsine aynı hassasiyeti göstermeleri gerekecek. Gerçekten zor, hayalî bir şey denebilir. Türkiye’de ve başka birçok yerde bütün ana sorunlar, eşitlik isteyenlerin suçlu görülmesinden çıkıyor. Özellikle bu ekonomik-sosyal eşitsizliklerin dile getirilmesinde, kadın mücadelesinde, etnik, kültürel haklar konusunda çok net görünüyor. Önce hep düzeni bozdukları düşünülüyor sonra eşitlik için ufak tefek adımlar atmak zorunda kalıyorlar.

 

Eşitsizliklerin evrensel manada bir çözünmesinin gerçekçiliğinden bahsedebilir miyiz?  Bunun bir formülü olabilir mi?

Ütopik gibi görünüyor ama ben şahsen bunun mümkün olduğunu düşünüyorum. Bunun bir formülü yok ama zaten formüllü olarak insan ve tabiat ilişkileri ayarlanamaz. İradelerin hangi yönde geliştiğini dikkate alarak yeni örgütlenme biçimleri, yeni meşruiyet alanları, yeni sorun çözme merkezleri yaratılabilir. Bunun da yaratılmış merkezlerden değil yerinden yapılması, yani kimin ne sorunu varsa oradan yapılmasının çok büyük önemi var.

 

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politikalar Forumu 2010 yılı Haziran ayında yayımladığı “Türkiye’de Eşitsizlikler” raporunda, Türkiye’de eşitsizliklerin giderilebileceğine dair umutsuzluk halinin toplumda siyasi talepsizlik yarattığından veya talep halinde de birtakım (hükümetler, siyasiler) engellere takılmasından bahsediyor. Sizce bu durum toplumda “kabullenmişlikler”i besliyor mu? Size göre döngü nasıl kırılabilir?

Bu döngünün kırılmasında, dayanışma ve özgüven çok önemli. Değişik partilerden, değişik ideolojilerden kadınların “kadın” diye farklı bir kimlik olduğunu ve onların sorunlarının da farklı olduğunu, dolayısıyla partilerin ilke ve ideolojilerine bağlı bir şey olmadığını, bu sorunları ayrı olarak bir arada düşünebileceklerini gördüler. Çünkü burada eşitlik ile ilgili en önemli şey, her şahsın ve her topluluğun çok fazla kimliği olmasıdır. Fakat biz hep bir ya da iki kimliğin altını çiziyoruz. Ben hem bir kadınım. Hem bir öğretim üyesiyim, hem türküm, hem tatarım, hem çerkezim, aynı zamanda kentliyim, İstanbulluyum. Ama hayatımın bazı dönemlerinde bir tanesi, bazı dönemlerde üçü birden önce çıkabilir. İnsanlar kendi iç dünyasının çok kimlikli olduğunu anladığı zaman, aynı durumda olan diğer insanlarla eşit olmaları gerektiğini ahlaken kavrarlar zaten. Yani farkı içerden tanımak önemli, o zaman eşitliğin doğallığı bilince yaklaşır.

 

Peki, insanlar nasıl farklılıklara ve farklı olana karşı nefret duyabiliyor?

Tek bir kimliğinin altını çok fazla çiziyor. Ve örgütlenme adına yanlış dayanışmaya o noktada giriyor, saldırganlık yapıyor. Bilerek de yapan var, bilmeyerek de yapan var. Ama burada eğitimi yabana atamayız, mankurtlaştıran bir eğitime sahibiz. 60lı yılların tarih kitaplarına bakınız, muhalefetin iyi bir şey olmadığını söylüyor. Bu söylem, bu düşünce tarzı hiçbir yerinden demokrasiyle bağdaşmıyor. Demek ki sürekli iç içe örülmüş yalanlar, gizlenmiş şeyler var eğitim sisteminde. Ve sen farklılıkların hem kendi iç dünyanda, hem çevrende hem daha geniş çevrende ve aslında tüm evrende olduğunu anlayamaz hale gelmişsin. Tanıyıp anlayamadığın renkleri tek renge boyayarak kurtulduğunu zannedersin.

 

Toplumdaki eşitsizlik mücadelesine her kesimi nasıl dâhil edeceğiz?

Bunu idealist bir insana soruyorsun (gülüyor). Bunun cevabı sevgidir, kendi iç dünyanı da hesaba katarak başkasına öyle davranmaktır. Kendine uygulanmasını istemediğini bir başkasına uygulamamak… Bunu hem eğitim sistemine, hem yasalara, hem bireysel vicdanlara tanıtmak ve yerleştirmek, yalanı deşifre etmek çok önemlidir. Bugün Türkiye’de bizim için en önemli şey yalanı deşifre etmektir. Bu mecliste soru  önergeleriyle yapılabildiği gibi mizahla, sanatla, protesto yollarıyla da yapılıyor artık. Yalanı deşifre etmek insanların eğitimi için çok önemlidir. Eğitim sadece ilkokul, ortaokul, lise, üniversite kurumları değildir. Siyasallaşma, siyasal toplumsallaşma, karşılaştırma yapabilmeyi öğrenmektir eğitim. Öğrendiklerini kendi iç dünyanla karşılaştırıp, ölçmedir. Bunlarla meşgul olursan hemen yüklerinden kurtulursun. Türkiye’nin kurtulamamasının sebebi, yönetenlerin yalanı ve gerçek suçu deşifre etmemesi, sadece kendisine engel olanları deşifre etmesi, paylaşmaması, danışmaması, bilgi vermemesi, gizli tutmasıdır. Deşifre etmek, sosyal bilimler açısından baktığımızda da, yapı-söküm olarak geçer (deconstruction). Put kırma nasıl eski dönemde manalı bir şey idiyse, bugün de bu kavramları kırmak en önemli vazifemizdir.

Öte yandan dayanışma, olmazsa olmazdır. Çünkü dayanışma dediğimiz şey, farklı işlev ve kimliklerimizin ihtiyaçlarını düşünerek yaptığımız ve yapacağımız hareketler için gereklidir. Şehirli olmak örneğin, kimliklerimizden bir tanesidir. Kentsel dönüşüm seni mağdur ettiğinde, insanlar evsiz kaldığında, mahallendeki kentsel dönüşüm birtakım sosyal-ekonomik veya kültürel sorunlar doğurduğunda eşitleniyorsun. Gezi hareketinde olduğu gibi, etnik veya kültürel arka planının bir önemi kalmıyor, ezildiğin noktada eşitleniyorsun. Siyaset dilinde konu bazında ittifak dediğimiz şeydir bu. Konu bazında ittifak yaparsın, konu değişince başkasıyla ittifak yaparsın. Yani hayatında eksik olan, sorun olan şeyi kimlerle paylaşıyorsan onlarla dayanışma içinde olman lazım. Bunu da efektif yapabilmek için örgütlü olmak gerekiyor.

 

Eşitsizliklere karşı mücadele sizce soyut bir kavram mı? Bunun politik alanda birçok yansımasını görüyoruz… Sizce Türkiye’de özgür, eşit ve adil bir toplum mümkün mü? Nasıl bir yöntem izlenmeli?

Türkiye’de öncelikle yeni bir eşitlikçi ve demokratik yasa yapmak lazım. Yasa demek, insanlar arasındaki ilişkiselliği ayarlama kodlarıdır. Yasa, nelere ihtiyaç varsa, onlara cevap verecek bir ilkeler bütünüdür. Türkiye’de böyle bir anayasa yapılması acilen gerekiyor. Eğitim sisteminin topyekûn ele alınması lazım, reformlarla olacak iş değil artık. Tekçi sisteme bir son verilmeli. Mesela Türkiye’de sanat tarihi diyorsun, bakıyorsun hepsi milliyetçi bir dille yazılmış. Bu topraklarda yüzlerce değişik halkın sanatı var, bunları dışlayarak olmaz. Bilim tarihi diyorsun, ikinci cümleden “Türklerin bilime katkıları” diye bir cümle kuruyorsun fakat Türk bilimi diye bir şey olamaz, bilim tüm insanlığın paylaştığı bir alandır. “Türkiyeli insanların bilime katkısı” olur. Bu değerleri oturtmadan, gelecek nesillerden sorgulayan bireyler olması, eleştirmesi ve yaratıcı potansiyellerini ortaya çıkarması beklenemez, bu mümkün değildir. Bütün sistemin değişmesi gerekiyor ve bunu değiştirecek kapasite, kalite bu ülkede vardır ama geçici olarak bastırılmış durumdadır.

 

Peki, sizce bu süreç çok mu uzun sürer?

Eğitim sistemini değiştirmek biraz uzun sürer, barışı sağlamak daha kolaydır. Eğitim sisteminin kodlarını, bilgi eksikliklerini, inkârları, tekrar gündeme getirmek bazı insanların algılarını zorlar. Bir müddet uzun sürebilir. Ama bir ülkede bir insanlık kavgası varsa, bir doğa kavgası varsa, bununla barışmak daha kolaydır.

 

Türkiye’nin siyasi partilerini eşitsizliklere karşı mücadelede nerede görüyorsunuz?

Eşitsizlikle mücadele konusunda, maalesef AKP’yi de MHP’yi de sayamam. Türkiye’de hem parti yasasının, hem seçim yasasının hem de bu partilerin örgütlenme ilkelerinin barındırdığı eşitsizlikler var. Mesela, kendine kadın partisi diyen AKP’ye bakıyorsun, kadın aday sayısı 1 Kasım seçimlerinde, 7 Haziran seçimlerine göre bile daha az. Sadece seçim dönemlerinde kadınlarla ilgili yeni açılımlardan haberdar oluyoruz fakat bunların çoğunun kalıcı sonuçları olduğunu söylemek güç. Nihai olarak bunlar sadece kadın seçmene hitap etmek için seçim dönemini kapsayan sözler. MHP’ye bakıyoruz, MHP, birtakım insanlar bu ülkede hiç yaşamıyormuş gibi davranabiliyor, ayrımcılıkları körüklüyor, bir inkâr içinde sürekli. Öte yandan, muhafazakârlık ideolojik olarak geleneksel eşitsizliğe ve hiyerarşilere inanır, bunun insanın dengesi için daha faydalı olduğunu düşünür. Kadınların fonksiyonlarını, çocuk bakmak, hasta bakmak, yemek yapmak olarak tespit etmiştir. Bu açılardan bakıldığında, biz kadın partisiyiz demenin bir anlamı kalmıyor. CHP eşitlik için uğraşmıyor diyemeyiz, bir sosyal demokrat eşitlik anlayışı içinde kısmen uğraşıyor fakat Kasım ayında Haziran seçimlerine göre kadın aday sayısı onda da azalmış durumda. Bunun sebebi de büyük ihtimalle erkek egemen zihniyetli insanların kendilerini ön planda görmek istemeleridir. HDP’ ye cinsiyet eşitliği açısından baktığımızda, HDP’nin bunun için daha ciddi uğraştığını söyleyebiliriz, kadın aday sayısını her zaman yarı yarıya tutuyor, azalmalar olmadan.

 

Türkiye’deki ayrımcılığa uğrayan grup veya kişilerin taleplerini seslendirememesinde veya kamusallığı yakalayamamasında veya ayrımcılığın sürekliliğinde ekonomik eşitsizliklerin etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?

Evet, çok net var olduğunu düşünüyorum. Ağır şartlar altında çalıştırılan insanlar, tatili, hafta sonu tatili bile olmayan insanların siyasete aktif katılım, kamusallaşamama buna vakit bulamama gibi sorunları zaten var. Politikleşecek zamanı ve maddi zemini yakalayamıyorlar. Sorunlarla tanıştırılmıyorlar, bilgiler gizleniyor, toplum sürekli bir inkârcılık içine itiliyor ki bu da dolaylı olarak eğitimle ilgilidir. Sorunla tanıştırılmayanlar nihayetinde örgütlenmeye de ihtiyaç duymuyor.

 

Gezi’de toplumun çok farklı kesimlerinden kişilerin ve grupların bir arada direndiğini ve Türkiye’de toplumsal hareket anlamında en büyük kitle hareketi olarak tarihe geçtiğini söyleyebiliriz. Bu anlamda kitlelerin demokratik taleplerini sokakta dile getirmeleri, devlete olan güvenin azaldığına işaret midir?

Devletten talebin arttığına işarettir aslında. Fakat devlet bu talebi kavrayamadı. Halkın taleplerine karşı ılımlı, hoş görülü, hakkaniyetli bir duruş gösteremedi, halkla inatlaştı. Halkla inatlaşan siyasi liderlik olmaz, bunun adı liderlik değil işgalciliktir.

 

Kent muhalefetinin ve büyük şehirlerin örgütlenmede ve dayanışmada etkisi nedir?

Büyük şehir dediğimizde, çok işlevli, kültürel, ekonomik, sosyal faaliyeti çok olan alanlardan bahsediyoruz. Dolayısıyla insanlar farklı işlevleri olan noktalarda bir araya çok daha kolay gelebiliyorlar. Hâlbuki köy hayatındaki işlevler daha kısıtlıdır. İstanbul da Konya da büyükşehir olabilir ama İstanbul’daki sorunlar daha fazladır. İç göç, birtakım kentli sorunları ve dolayısıyla toplumsal hareketler daha yoğundur.  Ayrıca ortak menfaatler ortak dayanışmaları da oluşturuyor. Dolayısıyla kentsel dayanışma dediğimiz şey, bu çeşitli işlevler ve hizmetlerde ortaya çıkan sorunların göğüslenmesiyle ilgili. Onlara karşı bir arada olman gerekiyor. Bir arada olma olayını konu bazında yaptıkça, o insanlarla eşitlenme tecrübesini yaşıyorsun. Şehirde eşitsizlik alanları çoktur. Sınıf hiyerarşileri, eğitim eşitsizliği, hizmetlerde eşitsizlik, bürokrasinin yarattığı eşitsizlikler; şehirde tüm bunlara açık bir konumda kalıyorsun. Siyasal anlamda örgütlediğinde, eşit olmadığın konularda bazılarıyla ilkelerde eşit olabiliyorsun. İlkelerde eşit olduğun zaman da özgüven sahibi oluyorsun. Özgüvene ulaşım da aşırılıkları engelliyor. Karşındakiyle eşitlendiğinde, farklı olana düşmanlaşmıyorsun.

 

Sizce Gezi hareketi Türkiye toplumunun ayrımcılıklara ve eşitsizliklere karşı mücadelesinde bir etki yaratmış mıdır? Bu etkiyi nasıl tanımlarsınız?

Kesinlikle yarattı. Çünkü daha önce söylediğim gibi, büyük şehrin zengin işlevselliği, sorunları da beraberinde getiriyor. Bu sorunlardan çeşitli biçimlerde mağdur olan insanlar, parkta, kamusal bir alanda bir araya geldiler. Öncesinde olanları hatırlayın, emek sineması kapanıyor, içki yasakları, kentsel dönüşümün tüm şehri sarması, parkların devlet ve piyasa eliyle işgali, şehrin nefes alanlarının (bazıları için yaşam alanlarının) işgali… Bütün bunları bir araya getirdiğin zaman bir kolektif ruh hali oluşuyor ve bu ruh, birbirine benzemeyen bu insanları bir araya getiriyor; bu esnada Lice’de bir Kürt çocuk öldürülüyor ve o çocuğun öldürülme nedeniyle buradaki sorun birleşiyor. Nişantaşı’ndaki zengin ama kent mağduru bir kadın, bu yakınlığı o anda hissetmeye başlayabiliyor, bu bağı haykırabiliyor.

 

Türkiye’de eşitsizlikler bir meşruiyet kaybına yol açıyor mu? Toplumu saran iktidar ilişkileri içerisinde halkın devlet ve organlarına yani sisteme karşı olan güvensizliğindeki artış beraber yaşam arzusuna zarar veriyor mu?

Hayır zarar vermez her zaman hatta dayanışmayı da arttırabilir. Felsefi olarak baktığımızda bu durum anarşizme giriyor. Yani seni yönetenin kusurlu ve zararlı olduğunu algıladığın anda iktidarı tasavvurundan çıkarırsın, anarşizm başlar, iktidarı tamamen kapatırsın, reddedersin. Anarşizm son derece vicdanlı ve ahlaki bir alan açar. Biz şimdi bir süreçteyiz ve örgütlü ve dayanışmalı olduğun noktaya gelene kadar yaşadığın ve yaşayacağın tahribatın içindeyiz aslında. Örgütlenme noktasındaki netleşmeye gelene dek, beraber yaşama duygusu geçici olarak zarardadır. Fakat uzun vadede kalıcı bir zarar veremez çünkü halkların kendi aleyhine olan bir iktidarı kavrayıp algılaması dayanışmayı yaratır ve baskının önünü keser.

 

Yani bundan iyi bir şey çıkar mı diyorsunuz? Tekrar beraber yaşama isteği kurulabilir mi?

Mutlaka kurulur. Çünkü canlı güvenliği o dengeyi kurmak zorundadır. Yoksa Mars’taki suya mı gideceğiz (gülüyoruz)… İnsan bulunduğu ortamda tabiatla ve insanlarla dengeyi kurarak dayanışma içinde olmak zorundadır. Bu ertelenemez bir şeydir. Yaşamak için, hayat için gereklidir dayanışma.

 

Röportaj: Serenay Kaykaç 

serenaykaykac@ps-europe.org

 

 

x

Check Also

Din-Toplum-Devlet İlişkileri: Laiklik ve Demokrasi

Din-Toplum-Devlet İlişkileri: Laiklik ve Demokrasi

Friedrich-Ebert-Stiftung Türkiye Temsilciliğinin ortaklığıyla düzenlediğimiz “Din-Toplum-Devlet İlişkileri: Laiklik ve Demokrasi” başlıklı seminer, çeşitli siyasal partiler ...

Akademik Yazım Atölyesi gerçekleştirdik!

PS:EUROPE 2017 bahar döneminin ilk sertifika programı olan Akademik Yazım Atölyesi’ni 11 Mart 2017 tarihinde ...

Akademik Yazım Atölyesi Başvuruları Başladı!

Avusturya merkezli, Avrupa Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (PS:EUROPE), 2017 bahar döneminin ilk sertifika programını ...

PS:EUROPE Tea Talks #1

PS:EUROPE Tea Talks serisinin ilki 23 Şubat 2017 tarihinde Türkiye’nin saygın akademisyenleri ve genç sosyal ...

“Bilgi Kirliliği” Gölgesinde Anayasa Referandumu: Yanlışlar ve Doğrular Neler?

Anayasacılık tarihimizde kara bir sayfayı işgal edecek önemli bir kırılma döneminden geçiyoruz. Anayasa değişikliği süreci ...

Brown Bag “Küreselleşme ve Liberalizmin Geleceğini Düşünmek” Raporu

PS:EUROPE olarak gerçekleştirdiğimiz 5. Brown Bag toplantımızda güncel koşulların küresel, bölgesel ve ulusal düzeylerdeki neden ...

PS:EUROPE Brown Bag Semineri

Brown Bag Semineri #5 – Küreselleşmenin ve Liberalizmin Geleceğini Düşünmek

PS:EUROPE Brown Bag Seminerlerinin beşincisi 15 Ocak 2017 tarihinde “”Küreselleşmenin ve Liberalizmin Geleceğini Düşünmek” başlığında ...