“Bilgi Kirliliği” Gölgesinde Anayasa Referandumu: Yanlışlar ve Doğrular Neler?

Anayasacılık tarihimizde kara bir sayfayı işgal edecek önemli bir kırılma döneminden geçiyoruz. Anayasa değişikliği süreci ve içeriksel sorunlar, Landau’nun “suistimalci anayasacılık” kavramını hatırlatıyor. Şöyle ki;

Temmuz ayında ilan edilen olağanüstü hal sürecinde;

1) Olağanüstü halin doğal sonucu olan, FETÖ’ye yönelik adli ve idari işlemlerde; adil yargılanma hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı, masumiyet karinesi gibi birçok temel hak ihlal ediliyor. Kısacası “FETÖ ile mücadele”de birçok hukuki hata yapılıyor.

2) Olağanüstü hal, amacı ve sınırları dışında, değişik muhalif kesimlere karşı bir silah olarak kullanılıyor. Muhalif görüşlere sahip kamu görevlilerinin kamudan ihraç edilmeleri, gazetecilerin özgürlüklerinden yoksun bırakılmaları, gazete ve dergilerin kapatılması, artık olağanüstü halin “olağan” işlemleri haline geldi.

Bu yazının kaleme alınmasında esas hareket noktası olan Anayasa değişikliği, bu sorunlardan özellikle ikincisiyle ilintili.

İlk olarak, önceki yazımda da belirttiğim üzere, olağanüstü yönetim usullerinde siyasal rejim değişikliğini içeren bir Anayasa değişikliğine gitmek hem hukukilik hem de meşruiyet bakımından sorunlu. Bu nedenle birçok ülkenin anayasasında olağanüstü hallerde anayasa değişikliği yapılması yasaklanmış durumda.

İkinci olarak, olağanüstü halde de geçerli olan ve uyulması gereken “Anayasal sınırlar-ilkeler” bütünü, özellikle de Anayasa’nın 15. maddesinin ikinci fıkrası, içinde bulunduğumuz süreçte yaygın ve sistematik olarak ihlal ediliyor. Öte yandan, Anayasa değişikliğine karşı çıkanların “medyaya erişim hakkı” fiili olarak askıda. Referanduma doğru, medyadaki yanlı yayınlara bir de devletin mali imkanları kullanılarak yapılan organizasyonlarda gerçekleştirilen “Evet” propagandaları eklendi.

Aslında medyaya eşit erişim hakkından daha önce, bireylerin özgürlük ve güvenlik hakkı, adil yargılanma hakkı, ifade özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, çalışma hakkı, seyahat özgürlüğü gibi birçok hakkı olağanüstü hal uygulamaları yoluyla tehdit altında ve ihlal edilmekte. Ancak Anayasa değişikliği süreciyle beraber özellikle gazetecilere, siyasetçilere, milletvekillerine ve akademisyenlere yönelik artan baskılar, “Hayır”cılara yönelik “terörist, bölücü, darbeci” gibi söylemler, toplumun kendini “hukuki güvenlik ilkesi” yönünden güvende hissetmesine engel oluyor. Kendisini güvende hissetmeyen toplumda da doğal olarak Anayasa değişikliğine dair doğru bilginin sağlıklı dolaşımı mümkün olamıyor. Sonuç olarak yukarıda sayılan haklar demetine serbest seçim hakkı da ekleniyor,

Anayasacısız Anayasa Tartışmak: Bilgi Kirliliği

Anayasa değişikliğinin içeriği hakkında, toplumda özellikle medya aracılığıyla oluşması gereken sağlıklı bilgi akışının engellendiği görülüyor. Televizyon programlarında Anayasa hakkında yalnızca lehe görüşler geniş ölçüde halka yansıtılıyor, bu yapılırken konunun asıl uzmanı olan anayasa hukukçularına yer dahi verilmiyor. Televizyon programlarındaki tartışmalara “hukukçu” sıfatıyla katılanlar olsa da, bu kimselerin anayasa hukuku bağlamında bir uzmanlıkları bulunmuyor. Bu programlarda genellikle, uluslararası hukuk, ceza hukuku gibi alanlarda çalışan birkaç akademisyen ile yine anayasa konusunda çalışması ya da uzmanlığı bulunmayan birkaç avukat yer alıyor. Prof. Dr. Kemal Gözler, son yazısında bu durumu Anayasa hukukçularının “korkmalarından kaynaklanan bir sessizlik” olarak okusa da, -bu sebebi tamamen dışlamamakla beraber- kanımca bunun asıl sebebi medya organlarının anayasa hukukçularını çağırmama yönündeki tutumu ve bu tutumun arkasındaki korku. Korkunun esas sebebi ise, anayasa hukukçularının ezici çoğunluğunun bu değişikliğin kuvvetler ayrılığını ortadan kaldıracağı görüşünde olması.

Anayasa hukukçularının özellikle görsel-işitsel medyadaki programlarda yer bulamamaları, bu programlarda yapılan tartışmaları otomatik olarak bilgi kirliliğine çeviriyor. Bu bilgi kirliliği bazen öyle noktalara ulaşıyor ki, yayınlar “ilginç” sohbetlere sahne olabiliyor. Örneğin bir programda, Anayasa değişikliğini savunan bir avukat, ABD’de başkanın parlamentoyu feshetme yetkisinin olduğunu iddia ediyor. Daha vahimi bu iddiaya kimse karşı çıkmıyor ve bunun üzerinden dakikalarca tartışma sürdürülüyor. Bir başka örnekte yine bir konuşmacı, İngiltere’de başkanlık sisteminin olduğunu iddia ediyor ve itiraz olmaksızın oturum sürüyor. Bu örnekleri sayarak çoğaltmak için herhangi bir tartışma programını izlemek yeterli.

Anayasa değişikliği özetle böyle bir ortamda kotarılmaya çalışılıyor. Gelelim bahse konu Anayasa değişikliğine dair birkaç yanlış bilgiye:

Yanlışlar ve Doğrular

1- “Rejim değil, hükümet sistemi değişiyor. Rejim tartışmaları 1923’te bitti.”

Anayasa hukuku literatüründe “hükümet sistemi” ile “siyasal rejim” kavramları sıkça birbirinin alternatifi olan kavramlar olarak kullanılmaktadır. Örneğin; Prof. Dr. Erdoğan Teziç “Siyasi Rejim” kavramını kullanırken, Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu “Siyasal Rejim” kavramını, Prof. Dr. Kemal Gözler ise “Hükümet Sistemi” kavramını tercih etmekte. Yani farklı kavramlar olarak görünse de, aslında bu kavramlar temelde aynı noktaya gönderme yaparak birbirinin alternatifi olarak kullanılmaktadır.

Rejim, sistem, yönetim biçimi, devlet şekli gibi kavramlarda boğulmamak adına, bu noktada kısaca, Ak Parti’nin, anayasa değişikliğinin bir hükümet sistemi değişikliğinden ibaret olduğu ve cumhuriyetin niteliklerini zedelemeyeceği yönündeki argümanını irdelemek daha isabetli olur.

Eğer tartışma, Ak Parti’nin atıf yaptığı gibi, Cumhuriyetin nitelikleri üzerinden yapılacaksa, Anayasa’nın 2. maddesi çerçevesinde konuşmalıyız: İnsan haklarına saygılı, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti. Parlamenter sistemden vazgeçilmesi, tek başına bu niteliklerin ortadan kaybolacağı anlamına gelmez. Önemli olan, getirilen hükümet sisteminin Cumhuriyet’in demokratik niteliğine nasıl bir etkisinin olacağıdır. Zira unutulmamalıdır ki İran da Irak da Suriye de dar anlamda cumhuriyettir; fakat geniş anlamda “demokratik nitelikleri haiz cumhuriyetler” değildir. Bu bağlamda, getirilmek istenen sistemin erkler birliğine yol açacağını önceki yazımda belirtmiştim. Dolayısıyla bu değişiklik; hem insan hakları ve demokrasinin, hem de hukuk devletinin temeline konulmak istenen bir dinamittir. Yani cumhuriyetten konuşacak isek, niteliklerinin bu değişiklikle ağır yara alacağı ortada.

2- “Cumhurbaşkanının mevcut sistemde yargılanması imkansız. Bu sistem yargı yolunu açıyor. Yüce Divan’da yalnızca göreviyle ilgili suçlardan yargılanabilecek. Göreviyle ilgili olmayan suçlarda ise her birey gibi ceza yargılamasına tabi olacak.”

Anayasa hukukunda cumhurbaşkanının sorumluluğu hukuki, cezai ve siyasi olmak üzere üç başlıkta incelenir. Mevcut sistemde cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu göreviyle ilgili olan ve göreviyle ilgili olmayan suçlar olarak ayrılır. Göreviyle ilgili suçlardan sorumluluğu yalnızca vatana ihanetle sınırlıdır. Mevcut durumda ceza kanunlarında “vatana ihanet” diye bir suç düzenlenmediği için de göreviyle ilgili suçlardan cezai sorumluluğuna gidilemiyor. Burada “görev-yetki-sorumluluk” denklemini hatırlatmakta fayda var. Parlamenter sistemlerde cumhurbaşkanlarının sorumsuzluğu, yetkileri yönünden sembolik bir makama sahip olmalarıyla açıklanır. (1982 Anayasası’nda cumhurbaşkanının yetkilerinin düzenlenişinin, bu makamı sembolik olmaktan çıkarmakta olup olmadığı tartışmaya açık olmakla birlikte, yazının konusu bu değildir.)

Öte yandan cumhurbaşkanı, dokunulmazlığı bulunmadığından, kişisel suçlarından ötürü sorumludur ve ceza yargılamasına tabi tutulabilir. Dolayısıyla cumhurbaşkanının mevcut sistemde kişisel suçlarından ötürü cezai sorumluluğu normal bireyler gibidir.

Getirilmek istenen sistemde cumhurbaşkanının Yüce Divan’da yargılanması, göreviyle ilgili suçlara özgülenmiyor. Yani cumhurbaşkanına Mecliste göreviyle ilgili olsun olmasın herhangi bir suç isnat edilebilir. Bu durum 105. maddede “cumhurbaşkanı hakkında, bir suç işlediği iddiasıyla (…) soruşturma açılması istenebilir.” ifadesiyle açıkça ifade edilmiş. Eğer bu maddede yalnızca göreviyle ilgili suçlar kastedilseydi, tıpkı Anayasanın mevcut halinde olduğu gibi, bunun özellikle belirtilmesi gerekirdi. Dolayısıyla, cumhurbaşkanı göreviyle ilgili olmayan bir kişisel suç işlediğinde dahi Meclis kendisini Yüce Divan’a göndermediği sürece yargılanamayacak.

İlginç başka bir durum ise şu: Herhangi bir suçtan Yüce Divan’da yargılansa dahi, her mahkumiyet hükmü cumhurbaşkanının görevini sona erdirmiyor. Yalnızca seçilmeye engel suçlardan mahkum olduğunda görevi sona eriyor. Yani 105. maddeye göre cumhurbaşkanı, seçilmeye engel suçlar arasında olmayan bir suç işlediği takdirde, Yüce Divan’da mahkum edilse dahi, görevi sona ermeyecek. Öte yandan bu noktada, hakkında böyle bir mahkumiyet kararı verilen cumhurbaşkanının siyaseten zaten istifa edeceği söylenebilir.

3- “Parlamenter sistemdeki gensoru-güvenoyu mekanizmaları zaten işlemiyordu. Meclis güçsüzdü. Yeni sistemde cumhurbaşkanı, bakanlar ve cumhurbaşkanı yardımcıları üzerinde güçlü meclis denetimi var.”

Bir kere gensoru ve güvenoyu mekanizmaları siyasi sorumluluk ile ilgiliyken, Yüce Divan yargılaması cezai sorumlulukla ilgili. İkinci olarak, mevcut sistemde bakanların meclis soruşturması mekanizmasında Yüce Divan’a sevki için salt çoğunluk (yarıdan bir fazlası) yeterlidir. Getirilmek istenen sistemde ise bakanların Yüce Divan’a sevki, ulaşılması daha zor olan 2/3 çoğunluğa bağlanmış durumda. Yüce Divan için gereken çoğunluğun zorlaştırılması, denetimi güçlendirmez, güçleştirir. Cumhurbaşkanının durumuna ise yukarıda değinmiştim.

4- “Meclis daha güçlü olacak!”

Bu cümle, tüm televizyon yayınlarında ve mitinglerde en fazla kullanılan söylem. Fakat bu söylemi kullananlar, referanduma sunulan değişiklikle meclisin hangi açıdan ve nasıl güçleneceği sorularına hiçbir zaman açık bir yanıt vermiyor. Söylenen kayda değer tek şey, kanun yapma işinin artık meclis tekelinde olacağı.

Kanun yapma bakımından, Meclisin daha güçsüz hale geleceğini yalnızca cumhurbaşkanı kararnameleri ile dahi kolaylıkla açıklayabiliriz:

İlk saptama, kararnamelerin kanun hükmünde olması. Kamuoyunda bu konuda dahi yanlış bilgiler dolaşıyor. Kararnameler kanun hükmünde olacak, çünkü;

1) Kararname, ancak ve ancak kendisinden sonra çıkarılabilecek yeni bir kararnameyle ya da kanunla ilga edilebilecek.

2) Kararnamenin Anayasa’ya uygunluğu Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenecek.

3) Anayasa’nın birçok maddesinde bugünkü “kanun hükmünde kararnamelere” yapılan atıf, “cumhurbaşkanı kararnamesi” olarak değiştiriliyor. Ayrıca 118. maddesinde yer alan “kanunla” şeklindeki ifade, “cumhurbaşkanı kararnamesiyle” olarak değiştiriliyor.

Kararnameler artık meclisin çıkaracağı bir yetki kanununa bağlı değil ve meclis onayına sunulmayacak. Bu, meclisin yasama yetkisine dair çok önemli bir daraltmadır. Yani, mevcut sistemde kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi bakanlar kuruluna meclis tarafından “yetki kanunu” yoluyla verilen bir türev yetki iken, yeni sistemde devlet başkanına Anayasa eliyle doğrudan ve geniş çapta yasama yetkisi tanınmış durumda.

“Temel hak ve özgürlüklerle ilgili kararname çıkarılamaz” deniyor. Bu noktada ufak bir dipnot eklemek gerekir. Teklifte kararname ile düzenlenemeyecek haklar kümesi dışında bırakılan bir küme var: sosyal ve ekonomik haklar. Yani bir kısım sosyal hak, kararname ile düzenlenebilecek.

Temel hak ve özgürlüklerle ilgili önemli bir başka nokta, bakanlık veya kamu tüzel kişiliği kuran, kaldıran ve düzenleyen kararnamelerin temel hak ve özgürlüklerle ilgili hükümler içerme olasılığının yüksekliğidir. Örneğin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı düzenlenirken, “Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü” yönünden yapılacak esaslı bir değişiklik, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını doğrudan ilgilendirebilecektir. Ya da sağlık bakanlığı teşkilatı ve görevleri düzenlenirken, doğrudan yaşam ve sağlık haklarıyla ilgili önemli düzenlemeler ortaya çıkabilir. Hatta İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu gibi insan hakları ile ilgili yeni bir kurum cumhurbaşkanı kararnamesi ile kurulabilir. Böyle bir durumda temel hak ve özgürlüklerle ilgili kararname çıkarılamayacağına dair anayasa hükmü ve kamu tüzel kişiliğinin kararname ile kurulabileceğine dair anayasa hükmü arasındaki sınır bakımından sorunlu ve çelişkili bir durum ortaya çıkabilir.

Yeni sistemde, münhasıran kanunla düzenleneceği öngörülen alanlarda kararname çıkarılamayacak. Fakat diğer yandan Anayasa’nın bazı maddelerinde yer alan “kanunla düzenleme” ibarelerinin yanına “kararname” ibaresi de eklenerek, veya “kanunla” ibaresi yerine “cumhurbaşkanı kararnamesiyle” ibaresi getirilerek “münhasıran kanunla düzenlenecek alanlar” kümesi daraltılmış durumda.

Yeni sistemde, meclis bir konudaki kararnameyi yerinde bulmadığı takdirde kanun çıkararak bu kararnameyi etkisiz kılabilecek. Buradaki sorun şu: Cumhurbaşkanı, büyük olasılıkla kendi partisinden oluşacak Meclis çoğunluğunu kontrol edeceği için, kendi partisinden milletvekilleri büyük olasılıkla böyle bir girişimde bulun(a)mayacaktır. Salt çoğunluğa sahip olmayan diğer milletvekilleri ise cumhurbaşkanının güçleştirici vetosunu aşamayacaklardır. Bu, en azından, düşük olmayan bir olasılıktır.

Hal böyleyken, asli yetkisi olan yasama yetkisi önemli ölçüde budanan bir meclisin güçlendirildiğini savunmak, son derece yanıltıcı bir söylemdir.

Sonuç

Olağanüstü halin özgürlük-otorite dengesini otorite lehine değiştirici doğasının ötesine geçen, olağanüstü halin denetimsiz ortamının kötüye kullanıldığı bir süreçten geçtiğimiz ortada. Anayasa değişikliği süreci, olası bir “Evet” sonucu halinde yürürlüğe girecek olan değişikliklerin meşruluğunu sorgulamamızı haklı kılacak derecede antidemokratik ilerliyor.

Halkın -zaten fazlasıyla teknik ayrıntılar içeren- bu değişiklik hakkında hiçbir şekilde doğru bilgilendirildiğini düşünmüyorum. En kolay ulaşılabilir bilgi kanalı olan televizyon programlarında ise durum tam bir facia. Anayasa hukukçularının davet dahi edilmediği; fakat ana konunun anayasa değişikliği olduğu programlar, “bilgi-fikir dolaşımından” “bilgi kirliliği” düzeyine çoktan ulaştı.

Bu noktada, içinde bulunduğumuz süreci olması gerekeni unutmadan değerlendirebilmek adına, kanımca asgari olarak şu adımlar atılmalı:

1) En kısa zamanda olağan döneme geçiş sağlanmalı.

2) Bu süreçte OHAL’in bir hukuk düzeni olduğu ve Anayasal sınırların varlığı hatırlanmalı, özellikle KHK’ler Anayasa’nın 15. maddesi gerçek anlamda gözetilerek yeniden ele alınmalı.

3) OHAL düzeninin, muhaliflere karşı silah olarak kullanılmasından vazgeçilmeli.

4) Artık geri adımın mümkün olmadığı Anayasa referandumu sürecinde halkın bilgi, haber, propaganda ve görüşlere ulaşımı engellenmemeli, aksine güvencelenmeli. Bu sayede de hem medya organları, hem siyasetçiler, hem de sivil toplum içinde bulunduğumuz yoğun bilgi kirliliğinin önüne geçebilir.

Sayılan adımların atılması bu dönemin yalnızca “ötekileri” için değil, hükümeti için de faydalı sonuçlar doğuracak. Bir yönetimi meşru ve güçlü kılan şey ne kadar otoriter olduğu değil; hukuk devletine, demokrasiye ve insan haklarına olan saygısıdır. Unutulmamalıdır ki, olağanüstü dönemler ve otoriter yaklaşımlar, 200 yıla yakın anayasal tarihimizin hiçbir döneminde kalıcı olmadı ve bu dönemlerin aktörleri hiçbir zaman iyi hatırlanmadı.

Uğur Tabak

ugurtabak@ps-europe.org

26 Şubat 2017

Fotoğraf: risalehaber.com

x

Check Also

Din-Toplum-Devlet İlişkileri: Laiklik ve Demokrasi

Din-Toplum-Devlet İlişkileri: Laiklik ve Demokrasi

Friedrich-Ebert-Stiftung Türkiye Temsilciliğinin ortaklığıyla düzenlediğimiz “Din-Toplum-Devlet İlişkileri: Laiklik ve Demokrasi” başlıklı seminer, çeşitli siyasal partiler ...

Akademik Yazım Atölyesi gerçekleştirdik!

PS:EUROPE 2017 bahar döneminin ilk sertifika programı olan Akademik Yazım Atölyesi’ni 11 Mart 2017 tarihinde ...

Akademik Yazım Atölyesi Başvuruları Başladı!

Avusturya merkezli, Avrupa Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (PS:EUROPE), 2017 bahar döneminin ilk sertifika programını ...

PS:EUROPE Tea Talks #1

PS:EUROPE Tea Talks serisinin ilki 23 Şubat 2017 tarihinde Türkiye’nin saygın akademisyenleri ve genç sosyal ...

Brown Bag “Küreselleşme ve Liberalizmin Geleceğini Düşünmek” Raporu

PS:EUROPE olarak gerçekleştirdiğimiz 5. Brown Bag toplantımızda güncel koşulların küresel, bölgesel ve ulusal düzeylerdeki neden ...

PS:EUROPE Brown Bag Semineri

Brown Bag Semineri #5 – Küreselleşmenin ve Liberalizmin Geleceğini Düşünmek

PS:EUROPE Brown Bag Seminerlerinin beşincisi 15 Ocak 2017 tarihinde “”Küreselleşmenin ve Liberalizmin Geleceğini Düşünmek” başlığında ...

Kent Mekânlarına Dair Memnuniyetsizliklerin İletişiminde Güncel Bir Yöntem Olarak Kültürel Aktivizm ve Occupy Hareketi

“Kentler—kendilerini çevreleyen banliyöleri ile birlikte—neoliberal strateji deneyleri, […] kentsel kalkınma kurum ve kuruluşları, kamu-özel sektör ...